Bu cümle ilk bakışta basit görünebilir; ancak bir kadının hayatında taşıdığı anlam oldukça ağırdır.
Çünkü memnun etme davranışı çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, yıllar içinde öğrenilmiş bir refleks hâline gelir.
Çocukluktan itibaren uyumlu olmak, ortamı yumuşatmak, kırmamak, idare etmek ve yük almak teşvik edilir.
Zamanla bu tutum, kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmeden geri plana atmasına neden olur.
Memnun etmeye çalışmak görünmeyen bir emektir. Duyguları yönetmek, ortamları dengelemek, beklentileri sezmek ve çatışmaları önlemek ciddi bir zihinsel ve duygusal yük oluşturur. Buna rağmen bu emeğin adı konmaz, değeri ölçülmez ve çoğu zaman fark edilmez. Üstelik bu rol ne kadar iyi oynanırsa, kişi o kadar “doğal” kabul edilir ve yokluğu hissedilmez.
Toplumsal olarak “iyi” kadın tanımı çoğu zaman sessiz dayanıklılık üzerine kuruludur. Uyum sağlayan, kırmayan, fedakârlık eden, her koşulda güçlü kalan kadın takdir edilir. Ancak bu güç hâlinin bir bedeli vardır. Yorgunluk normalleştirilir, sınırlar görmezden gelinir ve tükenmişlik hâli kişisel bir zayıflık gibi yorumlanır. Oysa sorun bireysel değil, yapısaldır.
Herkesi memnun etmeye çalışmak, zamanla kişinin kendisini silikleştirmesine yol açar. Kendi düşüncelerini yumuşatmak, sınırlarını esnetmek ve ihtiyaçlarını ertelemek alışkanlık hâline gelir. Sonuçta ortaya, kendi hayatında dahi misafir gibi hisseden bireyler çıkar. Bu durum sürdürülebilir değildir. Çünkü verilen her ödün, bir sonraki beklentiyi büyütür.
Bugün memnun etmeye çalışmamak, açıklama yapmamak, “hayır” demek ve bu kararları savunma ihtiyacı duymamak bilinçli bir duruştur. Bu duruş, çevrede rahatsızlık yaratabilir. Ancak sınır koyulduğunda yaşanan rahatsızlık, çoğu zaman kişinin değiştiğinin değil, karşı tarafın sınırsızlığa alıştığının göstergesidir.
Bu süreçte suçluluk duygusu kaçınılmazdır. Çünkü suçluluk, özellikle kadınlara erken yaşta öğretilmiş güçlü bir iç denetim mekanizmasıdır. Ancak burada kritik olan, bu duygunun kaynağını doğru okumaktır. Kişi kendinden mi vazgeçmiştir, yoksa ilk kez kendisini mi merkeze almıştır? Bu ayrımı yapabilmek, sağlıklı bir dönüşümün temelidir.
Memnun etme davranışından geri çekildiğinde hayat durmaz. İlişkiler yeniden şekillenir, bazı bağlar zayıflar, bazıları ise daha gerçek bir zemine oturur. Kişi kendi sesini daha net duymaya başlar. Duygusal yük azalır, içsel denge güçlenir ve kararlar daha sağlam bir zemine oturur.
Bu yaklaşım bir isyan ya da kopuş değildir. Kimseyi umursamamak ya da bencilleşmek anlamına gelmez. Aksine, kişinin kendisini de hesaba kattığı bir denge arayışıdır. İyi olmak ile kendinden vazgeçmek aynı şey değildir. Nazik olmak, sınır koymaya engel değildir. Sevilmek, küçülmeyi gerektirmez.
Bugün kimseyi memnun etmeye çalışmadım ve bu, içsel bir hafiflik yarattı. Herkes mutlu olmayabilir; ancak kişi kendisiyle barışık olduğunda bu durum daha az yıpratıcı olur.
Kendini merkeze almak, başkalarını dışlamak değil; kendi varlığını da tanımaktır.
Bu hayat, herkes için yaşanmaya çalışıldığında kişiyi tüketir. Kendini eksiltmeden yaşamak ise bir lüks değil, gerekliliktir.
Sibel Arslan
İktisatçı